Çalışmaktan Değil, Çaresiz Çalışmaktan Yorulduk

Bazen insanın neden yorulduğunu anlamak kolay değildir. Sabah erkenden kalkar, işe gider, bilgisayarın karşısına oturur, toplantılara girer, e-postalara cevap verir ve akşam olduğunda eve döner. Gün boyunca neredeyse hiç durmamıştır. Fakat yatağa uzandığında aklından geçen soru çoğu zaman şudur: “Ben bugün ne yaptım?” Belki de modern çalışma hayatının en büyük yorgunluğu burada saklıdır. İnsan yalnızca çok çalışmaktan değil, yaptığı iş ile kendi hayatı arasındaki bağın yavaş yavaş kopmasından yorulur.
Güney Kore yapımı Büyük İkramiyeyi Kazansan Bile İşe Gitmek adlı dizi, işte bu görünmeyen yorgunluğun üzerine kuruluyor. Hikâyenin başlangıcı oldukça basit: Hayatından, işinden ve işyerindeki ilişkilerinden bunalmış sıradan bir çalışan olan Kong Eun-tae büyük ikramiyeyi kazanıyor. Böyle bir durumda çoğumuzun ne yapacağını tahmin etmek zor değil. İşi bırakmak, patrona veda etmek ve yıllardır ertelenen hayatı yaşamaya başlamak… Fakat Eun-tae bunu yapmıyor. Büyük ikramiyeyi kazanmasına rağmen işe gitmeye devam ediyor. İşte hikâyeyi ilginç kılan da tam olarak bu. Çünkü asıl mesele parayı kazanmak değil; artık kaybetmekten korkmadığında insanın kendisine, işine ve çevresindeki insanlara nasıl bakmaya başladığıdır.
Eun-tae’nin hayatı, başarıya ulaşmak için çizilmiş düzgün bir yolun hikâyesidir. Çok çalışır, iyi bir üniversiteye gider, iyi bir şirkete girer. Yıllarca herkesten önce gelir, herkesten sonra çıkar. Sabreder, yükselir ve sonunda ekip lideri olur. Dışarıdan bakıldığında başarılı bir insanın hikâyesidir bu. Fakat hayatın görünmeyen tarafına baktığımızda başka bir tablo ortaya çıkar: Küçük bir ev, sağlık sorunları, yorgunluk ve giderek ağırlaşan bir ruhsal çöküş… Bazen insan, yükseldikçe daha iyi bir hayatın içine girdiğini sanırken aslında yalnızca daha pahalı bir yorgunluğun içine girmiş olabilir.
Eun-tae’nin asıl sorunu yaptığı işin zor olması değildir. Onu tüketen şey, yaptığı iş üzerinde söz sahibi olamamasıdır. Üstleri istemedikleri işleri ona verir, astları onu dinlemez, işyerindeki adalet duygusu giderek kaybolur. Para kazanır, unvan sahibi olur ama yaptığı iş ona bir anlam vermez. İnsan bazen işin çokluğundan değil, kendi hayatının içinde bile kendisine ait bir karar verememekten yorulur.
Psikolog Christina Maslach’ın tükenmişlik üzerine yaptığı çalışmalar da bu noktayı anlamamıza yardımcı olur. Tükenmişlik yalnızca bedensel bir yorgunluk değildir. İnsan önce yorulur, sonra yaptığı işe karşı duygusal olarak uzaklaşmaya başlar ve sonunda ne kadar çabalarsa çabalasın hiçbir şeyi değiştiremeyeceğine inanmaya başlar. Sıradan yorgun insan dinlenmek ister; tükenmiş insan ise dinlense bile ertesi gün aynı hayatın içine döneceğini bilir. Bu nedenle sorun birkaç saat daha fazla uyumak değildir. Sorun, sabah olduğunda yeniden aynı yere dönmek zorunda olmaktır.
Çünkü tükenmişlik insanı yalnızca yormaz; zamanla hiçbir şeyin değişmeyeceğine inandırır. İnsan uzun süre aynı döngünün içinde kaldığında, bir çıkış yolu olduğuna inanmakta bile zorlanabilir. Belki de insanı en çok tüketen şey yorgunluğun kendisi değil, bu yorgunluğun hiç bitmeyeceğini düşünmektir.
Belki de tükenmişliğin en tehlikeli tarafı, insanın bir süre sonra yorulduğunu bile hissedememesidir. Eun-tae’nin “Artık öfkelenmeyi bile unuttum” sözü bu yüzden çok anlamlıdır. İnsan uzun süre haksızlığa uğradığında, bir noktadan sonra haksızlığa karşı çıkacak gücü de kaybedebilir. Kötü davranışlar şaşırtmaz, adaletsizlik öfkelendirmez, anlamsızlık sorgulanmaz. İnsan yalnızca katlanır. Oysa insanın ruhu için bundan daha ağır bir durum belki de yoktur: Acı çektiğini bile fark edemeyecek kadar alışmak.
İşi bırakmak ise her zaman kolay bir çıkış değildir. Çünkü iş yalnızca maaş demek değildir. Kira, kredi, çocukların eğitimi, aile sorumlulukları, gelecek kaygısı ve sosyal güvenlik de işin arkasından gelir. İnsan işinden ayrılmak istediğinde yalnızca bir masadan kalkmış olmaz; hayatının bütün düzenini yeniden kurmak zorunda kalabilir. Böylece modern çalışanın büyük çelişkisi ortaya çıkar: İşini bırakmak ister ama bırakamaz; iş onu tüketir ama işten uzaklaşabilecek gücü de yine o iş elinden alır.
Belki de bu yüzden piyango hayali insanların zihninde yalnızca zengin olma isteğini temsil etmez. Büyük ikramiye, aynı zamanda “Artık mecbur değilim” diyebilmenin hayalidir. İnsan işini kaybetmekten korkmadığında, istemediği bir görevi reddedebilir, haksızlığa karşı çıkabilir, gerektiğinde kapıyı çekip çıkabilir. Eun-tae’nin hayatındaki değişim de burada başlar. Büyük ikramiye ona yalnızca para değil, bir çıkış kapısı verir. İsterse gidebileceğini bilmek, bulunduğu yerde kalmayı bir zorunluluktan çıkarıp tercihe dönüştürür.
Aslında dizinin bize sorduğu soru da tam olarak budur: Bizi iş hayatında bu kadar çaresiz bırakan şey gerçekten işin kendisi mi, yoksa başka seçeneğimiz olmadığını düşünmek mi? Çünkü insanın elinde bir çıkış kapısı olduğunu bilmesi, bulunduğu yere bakışını değiştirebilir. Herkes büyük ikramiye kazanamaz.
Fakat insanın kendi hayatında biraz daha fazla söz sahibi olması tamamen imkânsız değildir.
Çin’in büyük şehirlerinde de benzer bir yorgunluk hissediliyor. Sabah işe yetişen kalabalıklar, gece geç saatlere kadar yanan ofisler ve hiç durmayan şehir hayatı, insanın kendisine ayırdığı zamanı giderek azaltıyor. Son yıllarda gençler arasında yaygınlaşan “躺平” (tǎng píng), yani “hayatın yarışından biraz çekilmek” düşüncesi de bu yorgunluğun bir yansıması. Bunun karşısında “内卷” (nèijuǎn), insanları daha fazla çalışmaya ve birbirleriyle sürekli yarışmaya iten kısır döngüyü anlatıyor. Herkes biraz daha fazla çalışıyor, fakat sonunda herkes biraz daha yoruluyor.
Belki de Çinli dostlarımın para biriktirmelerinin sebeplerinden biri de budur: Gerektiğinde “hayır” diyebilecek kadar özgür olabilmek. Çünkü insanın birikimi yalnızca geleceğini güvence altına almaz; aynı zamanda istemediği bir şeye karşı durabilme, gerektiğinde bir kapıyı kapatıp başka bir yola gidebilme cesareti verir.
Bunun için hayatımızdaki bütün sorunları bir anda çözmemiz gerekmiyor. Bazen bizi en çok yoran şeyi fark etmek bile bir başlangıç olabilir. Aşırı iş yükü mü? Sürekli kontrol edilmek mi? Emeğimizin görülmemesi mi? Adaletsizlik mi? İş arkadaşlarımızla yaşadığımız sorunlar mı? Yoksa yaptığımız işin artık bize hiçbir anlam ifade etmemesi mi? Bu soruların cevabını bulmak, hayatı bir anda değiştirmese bile bize küçük bir hareket alanı sağlayabilir.
Çünkü tükenmişlik çoğu zaman kişisel bir başarısızlık değildir. İnsan ne kadar güçlü, çalışkan veya dayanıklı olursa olsun, sürekli adaletsiz, güvencesiz, kontrolsüz ve anlamsız bir ortamın içinde yaşadığında yorulabilir. Bazen sorun insanın yeterince güçlü olmaması değil, içinde bulunduğu düzenin ondan gereğinden fazla güç istemesidir. Bu yüzden “Biraz daha dayan” sözü her zaman çözüm değildir. Bazen insanın ihtiyacı biraz daha dayanmak değil, neyi değiştirebileceğini fark etmektir.
Elbette bireyin çabası her şeyi değiştiremez. Çalışma hayatındaki birçok sorun kişinin tek başına çözebileceği sorunlar değildir. Bir çalışanın şirket kültürünü, ekonomik koşulları, iş güvencesini veya adaletsizlikleri tek başına değiştirmesi mümkün olmayabilir. Fakat bu, küçük değişikliklerin değersiz olduğu anlamına gelmez. İnsan hayatı çoğu zaman büyük kararlarla değil, küçük kararların birikimiyle değişir. Bir sınır koymak, yardım istemek, emeğinin karşılığını görünür kılmak, güvenebileceği insanlarla daha güçlü ilişkiler kurmak ya da yıllardır sessizce kabullendiği bir şeyi ilk kez sorgulamak… Bunların hiçbiri mucize değildir. Fakat bazen insanın ihtiyacı olan şey de mucize değil, biraz nefes alabileceği küçük bir alan bulmaktır.
Kong Eun-tae’nin piyangoyu kazanması gerçek hayatta gerçekleşmesi pek mümkün olmayan bir hayaldir. Fakat onun piyangoyu kazandıktan sonra yaptığı şey son derece gerçektir: Kendi hayatında yeniden söz sahibi olmaya çalışmak. Belki de hikâyenin asıl gücü burada yatıyor. Büyük ikramiyeyi kazanmak değil, artık kaybetmekten korkmadığı için kendi hayatına yeniden bakabilmek…
Çünkü çoğumuz için mesele gerçekten çalışmak değildir. İnsan çalışabilir, yorulabilir, fedakârlık yapabilir. Asıl mesele, bütün bunların karşılığında kendisini tamamen çaresiz hissetmemektir. Bizi en çok yoran şey bazen iş değil, seçme hakkımızın olmadığını düşünmektir.
Belki hepimiz bir gün büyük ikramiyeyi kazanamayacağız. Belki hayatımızı bir gecede değiştirecek bir mucize de olmayacak. Ama kendi hayatımızda küçücük de olsa bir çıkış kapısı açabiliriz. Bir sınır koyarak, yardım isteyerek, bizi anlayan insanlara yaklaşarak veya yıllardır sustuğumuz bir konuda ilk kez konuşarak… Bunlar bizi zengin etmeyecek, hayatımızı kusursuz hâle getirmeyecek. Ama belki bize yeniden nefes almayı hatırlatacak.
Ve belki insanın ihtiyacı olan şey her zaman büyük bir mucize değildir. Bazen yalnızca, “İstersem değişiklik yapabilirim” duygusunu yeniden kazanabilmektir. Büyük ikramiyeyi kazanmak herkesin başına gelmez. Fakat kendi hayatımızda küçücük de olsa bir alanı yeniden kazanmak, sanıldığından çok daha mümkün olabilir. Belki de bu hikâyenin bize bıraktığı en anlamlı soru şudur: Büyük ikramiyeyi kazanmasak bile, kendimizi biraz daha özgür, biraz daha değerli ve biraz daha mutlu hissetmek için hayatımızda neyi değiştirebiliriz?