Deneme ve Düşünce

Sevginin En Gerçek Hali, Birlikte Hayatı Yaşayabilmektir

İnsan gençken sevgiyi daha çok büyük sözlerde, heyecanlı buluşmalarda, sürprizlerde ve gösterişli jestlerde arıyor. Aşkın güçlü olması için sürekli bir şeylerin yaşanması, ilişkinin heyecanını hiç kaybetmemesi gerektiğini düşünüyor. Oysa insan yaş aldıkça hayatın gerçekleri değişiyor. İşler, çocuklar, hastalıklar, ekonomik kaygılar, yaşlanan anne babalar ve günlük sorumluluklar insanın omuzlarına birer birer yükleniyor. Böyle zamanlarda insan, sevginin yalnızca güzel sözlerden ve romantik anlardan ibaret olmadığını anlamaya başlıyor. Asıl sevginin, bütün bu hayatın içinde birbirinin yükünü hafifletmek, birbirine huzur vermek ve aynı yöne bakabilmek olduğunu fark ediyor.

Belki de bu yüzden son yıllarda ilişkiler konusunda daha sade bir anlayış öne çıkıyor: Hayatı birlikte yaşamak. Bunun anlamı sevgiden vazgeçmek, ilişkide heyecanı tamamen ortadan kaldırmak ya da iki insanın yalnızca aynı evde yaşayan birer yabancıya dönüşmesi değildir. Tam tersine, sevgiyi hayatın gösterişli taraflarından çıkarıp gerçek hayatın içine yerleştirmektir. Çünkü insanın gerçek hayatı büyük kutlamalardan çok, sıradan günlerden oluşur. Sabah birlikte uyanmak, akşam aynı sofraya oturmak, hastalandığında birbirinin yanında olmak, zor bir günün ardından sessizce aynı odada oturabilmek ve hiçbir şey söylemeden birbirinin yorgunluğunu anlayabilmek… Bütün bunlar sevginin en sade ama en güçlü biçimleridir.

Evliliklerin ve uzun ilişkilerin en büyük sorunlarından biri çoğu zaman büyük meseleler değildir. Asıl yıpranma, küçük şeylerin sürekli büyütülmesinden doğar. Bir mesajın geç cevaplanması, unutulan küçük bir söz, alınmayan bir hediye, yanlış anlaşılan bir cümle veya geçmişte yaşanmış bir tartışmanın tekrar tekrar gündeme getirilmesi zamanla ilişkinin bütün enerjisini tüketebilir. İnsan bir süre sonra asıl sorunu değil, karşısındaki insanı mücadele edilmesi gereken biri olarak görmeye başlar. Böylece ev, dışarıdaki dünyanın yorgunluğundan kurtulunacak bir yer olmaktan çıkar ve yeni bir mücadele alanına dönüşür.

Oysa hayat zaten insanı yeterince sınar. İş yerindeki problemler, ekonomik sıkıntılar, çocukların geleceği, sağlık sorunları ve aile büyüklerinin yaşlanması insanın zihnini fazlasıyla meşgul eder. Dışarıda bütün gün mücadele eden bir insanın eve döndüğünde yeniden savunmaya geçmek zorunda kalması, zamanla en güçlü sevgiyi bile yıpratabilir. Bu nedenle uzun yıllar birlikte yaşamanın en önemli şartlarından biri, eşlerin birbirine yeni yükler eklemek yerine birbirinin yükünü azaltmasıdır. İnsan bazen hayat arkadaşından büyük çözümler beklemez; yalnızca yanında huzur bulmak ister.

Olgunlaşan ilişkilerde önemli bir değişim de beklentilerin azalması değil, beklentilerin gerçekçi hale gelmesidir. Gençlikte insan eşinden çok şey bekleyebilir. Daha başarılı olsun, daha fazla kazansın, daha romantik olsun, daha fazla ilgi göstersin, daha güzel bir ev alsın, daha yüksek bir hayat standardı sağlasın… Bunların her biri tek başına yanlış değildir. Ancak bütün bu beklentiler hayatın merkezine yerleştiğinde insan elindeki güzellikleri görmemeye başlar. Başkalarının hayatına baktıkça kendi hayatını yetersiz bulur. Bir arkadaşının aldığı ev, başka bir çiftin yaptığı tatil, bir başkasının aldığı pahalı hediye kendi hayatının eksik olduğu düşüncesini doğurur.

Karşılaştırma arttıkça memnuniyetsizlik de büyür. Çünkü insan artık sahip olduğu hayatı yaşamaz; sahip olamadığı hayatların peşinden koşmaya başlar. Bir süre sonra aile içinde herkes daha iyi olmak için çabalıyor görünür, fakat kimse mutlu değildir. Eş daha fazla çalışmaya zorlanır, çocuk daha fazla kursa gönderilir, hafta sonları bile yeni hedeflerle doldurulur. Evde sürekli bir “daha fazlası” duygusu vardır. Daha fazla para, daha iyi okul, daha büyük ev, daha yüksek kariyer, daha başarılı çocuk… Fakat bütün bu hedeflerin arasında aile birlikte yaşamanın kendisini unutabilir.

Oysa hayatın değerini yalnızca büyük sonuçlar belirlemez. Bir ailenin mutluluğu her zaman sahip olduğu evin büyüklüğüyle, banka hesabındaki parayla veya çocuğunun hangi üniversiteye girdiğiyle ölçülemez. Elbette insan daha iyi bir hayat istemeli, çalışmalı ve geleceği için çaba göstermelidir. Fakat mutluluğu sürekli gelecekte aramak büyük bir yanılgıdır. “Şu eve sahip olduğumuzda mutlu olacağız”, “şu kadar para kazandığımızda rahat edeceğiz”, “çocuk üniversiteyi kazandığında huzura kavuşacağız” diye düşünürsek, bugün elimizde bulunan hayatı yaşamayı erteleriz. Oysa hayat ertelenebilecek bir şey değildir. İnsan, geleceği kurarken bugünü de yaşayabilmelidir.

Birlikte hayat kurmak tam olarak burada önem kazanır. Büyük hedefleri tamamen bırakmak değil, onları günlük hayatın somut adımlarına dönüştürmektir. Daha iyi bir ev istiyorsak birlikte para biriktirmek, daha sağlıklı olmak istiyorsak birlikte yürüyüş yapmak, çocuğumuzun daha başarılı olmasını istiyorsak onunla birlikte çalışmak, ilişkimizin güçlenmesini istiyorsak birbirimize zaman ayırmak gerekir. Hayat, yalnızca hayal etmekle değişmez. Hayatı değiştiren şey, her gün yapılan küçük ama istikrarlı adımlardır.

İnsan orta yaşlara geldiğinde sevginin ölçüsünün de değiştiğini fark eder. Gençken bir demet gül çok şey ifade edebilir; yıllar sonra ise eşinizin sizin sevdiğiniz yemeği hiçbir şey söylemeden alıp eve getirmesi daha anlamlı hale gelebilir. Gençken romantik bir tatil hayal edilir; yıllar sonra yoğun geçen bir haftanın ardından birlikte sessizce uyumak, sabah kahvesini hazırlamak veya akşam yemeğini paylaşmak büyük bir mutluluk verebilir. Çünkü zaman geçtikçe insan gösterişli sevgiden çok güven veren sevgiyi aramaya başlar.

Gerçek sevgi çoğu zaman küçük ayrıntıların içinde yaşar. Eşinizin yorgun olduğunuzu fark edip size bir bardak su getirmesi, hastalandığınızda başınızda beklemesi, eve geç gelecekseniz yemeğinizi ayırması, canınızın çektiği bir şeyi hatırlayıp ertesi gün alması, zor bir gün geçirdiğinizde size hesap sormak yerine sessizce yanınızda durması… Bunların hiçbiri dışarıdan bakıldığında büyük olaylar değildir. Sosyal medyada paylaşılacak kadar gösterişli de değildir. Fakat gerçek hayat zaten sosyal medyada yaşanmaz. İnsan, hayatının en zor ve en güzel günlerini çoğu zaman kimsenin görmediği bu küçük anların içinde yaşar.

Bu nedenle “iyi eş” olmak, yalnızca romantik olmak değildir. İyi eş, hayatın yükünü paylaşabilen kişidir. Sizi sürekli sınayan, kendinizi kanıtlamaya zorlayan, huzurunuzu bozan biri olmak yerine, yanınızda kendiniz olmanıza izin veren kişidir. Onun yanında sürekli dikkatli olmak zorunda kalmazsınız. Her sözünüzün yanlış anlaşılacağından, her davranışınızın tartışmaya dönüşeceğinden korkmazsınız. Çünkü aranızda güven vardır. Güvenin olduğu yerde insan kendisini savunmak yerine hayatını yaşamaya başlayabilir.

Uzun süreli ilişkilerde belki de en değerli şey budur: İnsan kendi evinde rahat nefes alabilmelidir. Dışarıda herkes bizden bir şey bekler. İşimizde başarılı olmamız, güçlü görünmemiz, para kazanmamız, sorunları çözmemiz ve sürekli ayakta durmamız istenir. Fakat ev, insanın bütün bu rollerden sıyrılabildiği yer olmalıdır. Evde insanın patron, çalışan, anne, baba, yönetici veya başarılı bir birey olmasından önce yalnızca insan olması yeterlidir. Yorulabilir, başarısız olabilir, susabilir, bazen hiçbir şey yapmak istemeyebilir. Hayat arkadaşının yanında kendisini olduğu gibi hissedebilmek büyük bir huzurdur.

Bu yüzden iyi bir evliliğin en önemli göstergelerinden biri, iki insanın birlikteyken ne kadar güldüğü kadar, birlikteyken ne kadar huzurlu olduğudur. Her gün olağanüstü şeyler yaşamak zorunda değillerdir. Bazen birlikte alışveriş yapmak, pazardan sebze almak, akşam yemeğini hazırlamak, televizyonda bir şey izlemek, hafta sonu parkta yürümek veya aynı odada kendi işleriyle ilgilenmek bile yeterlidir. Çünkü mutluluk her zaman büyük olayların içinde bulunmaz. Çoğu zaman insan, hayatın sıradanlığının içinde ne kadar çok güzellik olduğunu ancak yıllar geçtikten sonra fark eder.

Aslında evlilik biraz da aynı hayatı paylaşmayı öğrenme sanatıdır. İki farklı insan aynı eve gelir; farklı alışkanlıkları, farklı beklentileri, farklı aile geçmişleri ve farklı karakterleri vardır. İlk yıllarda bu farklılıklar daha görünür olabilir. Fakat zamanla insan karşısındakini değiştirmeye çalışmak yerine onu anlamayı öğrenirse ilişki daha sağlam hale gelir. Çünkü bir insanı sürekli değiştirmeye çalışmak, onu olduğu haliyle kabul etmemek anlamına gelir. Oysa sevgi, kusursuz bir insan bulmak değil, kusurlarıyla birlikte bir insanla uyum içinde yaşayabilmektir.

Elbette bu anlayış, her şeyi sineye çekmek veya sorunları görmezden gelmek anlamına gelmez. Şiddet, aşağılama, ihanet, sürekli baskı veya ciddi saygısızlık gibi sorunlar “sadece hayatı yaşamak” denilerek geçiştirilemez. Sağlıklı bir ilişki için sevginin yanında sınırlar, karşılıklı saygı ve sorumluluk da gerekir. Buradaki asıl mesele, çözülebilecek küçük sorunları büyütmemek, her anlaşmazlığı bir savaşa dönüştürmemek ve birbirinin hayatını gereksiz yere zorlaştırmamaktır.

İnsan yaşlandıkça bazı şeylerin sandığı kadar önemli olmadığını anlıyor. Kimin daha büyük bir eve sahip olduğu, kimin daha pahalı arabaya bindiği, kimin daha gösterişli tatil yaptığı zamanla önemini kaybediyor. Asıl önemli olan, zor bir günün sonunda eve döndüğünüzde sizi bekleyen insanın yüzünde huzur bulabilmenizdir. Hastalandığınızda elinizi tutacak, sevindiğinizde sizinle sevinecek, başarısız olduğunuzda sizi küçümsemeyecek, yorulduğunuzda üzerinizdeki yükü biraz olsun hafifletecek birinin hayatınızda olmasıdır.

Belki de orta yaşın en büyük bilgeliği burada saklıdır: Hayatın büyük kısmı olağan günlerden oluşur. İnsan ömrünün çoğunu bayramlarda, yıldönümlerinde veya büyük kutlamalarda değil; sıradan pazartesilerde, yoğun iş günlerinde, yağmurlu akşamlarda, mutfakta, sofrada ve aynı yatağın içinde geçirir. Bu nedenle birlikte mutlu olabilmek için yalnızca özel günlerde değil, sıradan günlerde de birbirine iyi gelebilmek gerekir.

Bir evin huzuru, dışarıdan bakıldığında çoğu zaman görünmez. Kimse eşinizin size sabah hazırladığı çayı, gece üzerinize örttüğü battaniyeyi, hastalandığınızda başucunuza bıraktığı ilacı veya eve geç kaldığınızda sizin için sakladığı yemeği bilmez. Bunlar büyük başarılar değildir. Fakat bir insanın hayatını güzelleştiren şey çoğu zaman tam olarak bu küçük ayrıntılardır. Çünkü sevgi, yalnızca söylenen bir söz değil, tekrar tekrar yapılan bir davranıştır.

İnsan hayatının sonunda geriye dönüp baktığında, muhtemelen en çok ne kadar para kazandığını veya kaç kez lüks bir restoranda yemek yediğini hatırlamayacaktır. Daha çok, sevdiği insanlarla geçirdiği sıradan ama sıcak akşamları hatırlayacaktır. Birlikte gülülen bir günü, çocukların evde olduğu bir sofrayı, yağmur altında yapılan kısa bir yürüyüşü, hastalık sırasında uzatılan bir eli, zor bir zamanda duyulan “Ben yanındayım” sözünü… Hayatın gerçek zenginliği biraz da bunlardan oluşur.

Bu nedenle insanın belli bir yaştan sonra aradığı şey çoğu zaman heyecan değil, huzurdur; gösteriş değil, samimiyettir; büyük sözler değil, güvenilir davranışlardır. Aşkın en güçlü hali belki de insanın karşısındaki kişiye “Seninle hayatı paylaşabilirim” diyebilmesidir. Çünkü hayat yalnızca güzel günlerden oluşmaz. Yaşlanmak, hastalanmak, başarısız olmak, ekonomik sıkıntılar yaşamak, aile sorunlarıyla karşılaşmak da hayatın parçasıdır. Bütün bunların içinden birlikte geçebilecek bir insan bulmak, büyük bir romantik jestten çok daha değerlidir.

Sonuçta mutlu bir evlilik, iki kusursuz insanın bir araya gelmesi değildir. İki sıradan insanın, kusurlarıyla, yorgunluklarıyla, korkuları ve umutlarıyla aynı hayatın içinde birbirine destek olmayı öğrenmesidir. Birbirlerinin hayatını zorlaştırmak yerine kolaylaştırmaları, birbirlerine rakip değil yol arkadaşı olmalarıdır. Dışarıdaki dünyanın bütün karmaşasına rağmen eve döndüklerinde birbirlerine huzur verebilmeleridir. Çünkü insanın gerçek zenginliği yalnızca sahip olduklarında değil, sahip olduklarını kiminle paylaştığında saklıdır.

Ve insan sonunda şunu anlar: Hayatta en büyük mutluluk, kusursuz bir hayat kurmak değil; bütün kusurlarına rağmen hayatı paylaşabileceğin, yanında huzur bulduğun ve yıllar geçtikçe değerini daha iyi anladığın bir insanla aynı yolda yürüyebilmektir.